Gökhan Çağlar

Sanal Günce

24 Temmuz 2015 Cuma

El Yapımı İnsan (TBD Bilim-Kurgu Öykü Yarışmasına Katılmıştır)

EL YAPIMI İNSAN

https://www.wattpad.com/story/45516459-el-yap%C4%B1m%C4%B1-insan

Hâlâ tam olarak hatırlayamıyorum kazayı. Mahkeme kararı ve kazadan kurtulan dostum benim suçum olmadığını söylüyor. Kazadan kurtulamayan aşkım ve tutkum ne olacak peki? Gözlerimi her kapadığımda zihnimde beliren o güzel yüzünün huzur veren gülümsemesi canımı yakıyor. Her an kendimi suçluyorum. Yalan söylemeyeceğim, onu suçladığım da olmuyor değil:

Neden gittin.”

Kendime dair yitirdiklerim o kadar çok ki, artık anlamlandıramıyorum varlığımı. Bir anlamın gerektiğinden de emin değilim. Ben Metin, her zorluğun üzerine gidip savaşlarda, çatışmalarda, kitlesel eylemlerde korkusuzca fotoğraflar çeken bir gazateciydim. Şimdi makineyi tutabilmek için iki kolum da yok, ama, sanki hâlâ oradalarmış da haraket ettirebilirmişim gibi hissediyorum. Hatta kollarımı ve bir bacağımı yitirdiğimi söylediklerinde inanmadım. Hiçbir şey göremiyordum belki, ama, kollarımla bacağımda hissediğim, bir dalga gibi gidip gelen ağrı o kadar gerçekti ki, göremesem de orada olduklarından emindim. Doktorlar “Phantom Pain“ diyormuş bu ağrının adına. Uzuvlarımın hayaletinin acısını çekmekle lanetlendim yani. Tıpkı tüm tehlikelerin ortasında koşturmamı sağlayan bacaklarımdan biri gibi yitirdim onları. Tüm hayatımı anı yakalayıp fotoğraf karelerinde ölümsüzletirmeye adamış ben artık hiçbir şey göremiyorum. Uzunca bir süre ölmeyi istedim umutsuzlukla, ama, artık canımı daha çok yakan, içimi her geçen gün daha çok kemiren bir umudum var.

Yaklaşık iki ay kadar önce askeri ve sivil iki gruptan oluşuan bir heyet biraz da emrivaki ile ziyaretime geldiler. Kendime acımaya hiç ara veremediğim zamanlardı. Rüyalarım henüz renksizleşmemişti. Bir zaman sonra rüya göremeyeceğimi de biliyordum elbet. Yas ve suçluluk duygumu bile ikiyüzlü gösterecek kadar acıyordum kendime. Heyet deneysel bir projeden bahsetti. Konuşanın sesini tanıyordum savaş muhabiri olduğum ilk iki yıl yönettiği iki operasyonda fotoğraflar çekmiştim. Kendini duraksayarak tanıtmıştı beni ilk gördüğünde. Acaba nasıl görünüyordum.

"Ben Kurmay Albay Gökçen Türkyılmaz!.. Belki hatırlarsın beni. "

Sadece başımla onayladım söylediklerini. Anlattıklarına yeterince odaklanamıyordum zaten. Kim ne söylerse söylesin hepsi anlamsız uğultular gibi geliyordu.

Çağımız tıbbı güncelleme, yapılandırma ve biyonik geliştirme çağı. Henüz bir çok geliştirmenin deneysel olmasına rağmen bir sektör oluştu insan güncellenmesinde. Hatta bunun tanrısızlık olduğunu savunan gruplar bile türedi. Şimdi genç, idealist bir profesörün çalışmalarıyla bu teknolojide devrim sayılabilecek bir ilerleme mümkün görünüyor.“

Anlattıklarının buraya kadar olan kısmı pek ilgimi çekmemişti açıkçası. Bu monologun bir an önce bitmesini istiyordum. Çalıştığım gazetenin yazı işleri müdürü çok ısrarcı olmuştu bu toplantı konusunda. Dinlemek zorunda olmanın iç sıkıntısıyla iç çekip dinlemeye devam ettim.

Bakın!.. bu henüz deneysel ve gizli bir süreç, oldukça da tehlikeli. Heyetimizdeki bilim insanları size ayrıntıları açıklayacaktır. Birbirimize ihtiyacımız var. Tekrar normal bir insan gibi hatta daha iyi yürüyüp koşabilir, ellerinizi kullanabilir ve görebilirsiniz. Alacağınız risk muazzam ama kazanabilecekleriniz de öyle. Kurtarılan bacağınızın sinirlerindeki hasarlar yüzünden onu da kullanmanızın mümkün olmadığını biliyorum. Eğer cesaret edebilirseniz hayatınız yeniden sizin olabilir.”

Nefes alamıyordum sanki. Heyecan her yanımı sarmış, morfinin dahi zor bastırdığı o ağrıları bile baskılamıştı. Nefesimin sıklaştığını hissediyordum. Bilincim kendi bedeninde merhametsiz bir tutsaklığın bunalımındaydı, nihayet bir çıkış kapısı aralanıyordu. Bir kaçışım vardı artık tutsaklığımdan. Ölmeyi göze almamı istiyorlardı sadece. Yeniden özgür olmak için öldürebilirdim bile. Bu tutsaklık beni boğuyordu. Ötenazi hayalleri bile kurmuşluğum vardı. Şimdi ise yaşayarak özgür kalabileceğimi düşünüyordum.

Bilim insanlarından oluşan ekibin sözcüsü olarak Doç. Dr. Süreyya Hanım konuştu benimle. İki haftalık bir muayene ve tahlil süreci olacaktı. Sonra iki aylık bir kimyasal kür süreci başlatılacaktı. Süreç bağışıklık sistemimi neredeyse tüketeceğinden karantinada kalacaktım. Sürecin sonunda beni güncellemelere hazırlayacak ilk ameliyatlar yapılacaktı. Bu ameliyatlardan sonraki üç aylık süreçte büyük güne kadar yeni bir kür uygulanıp büyük güne bir ay kala karantinadan çıkarılacaktım.

İlaçların yan etikeleri, ağrılar ve sanrılar bir hayli şiddetliydi. Yerimden kımıldayamadığım için şanslı olduğumu bile söyleyebilirim. Sayıklamalar, inlemeler ve yakarışlarla geçti zaman.

Sanrı ve ağrı içerisinde geçen süreç psikolojik dengemi bir hayli sarsmıştı. Ağlama nöbetleri, sinir krizleri sıklaşmıştı bir hayli. Süreyya Hanım ile hemşirem ve gözetmenim İlknur, sözler ya da kimyasallarla beni yatıştırmaya çalışıyordu ellerinden geldiğince.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Beni Sen Gibi Sevmek


Temas ve Uzaklık



"Birbirini tanımak mıdır, bir sosyal medya hesabındaki resmin gülümsemesi?"


Resimden etkilenip bana ilk selamı verdiğini söylemişti. Oysa o resim çekilirken ne kadar da üzgündüm. Geçmişte bırakılacak bir ayrılığın hüznüyle bakıyordum uzağa. Ne kadar da mutsuzdum o gün, bir daha mutlu olamayacağımı sanıyordum.

İnsanı sarıp sarmalayan bir enerjisi vardı anlattıklarının, heyecanlı sözleri ve merakı benim gevezeliğimden bile kendine bir boşluk bulup beni gülümsetiyordu. Bir çok konuda benzerliğimiz, zevklerimiz ve heyecanlarımızın ortaklığı şaşırtıcı seviyedeydi.

Fotoğrafçılık konusundaki yeteneği büyüleyici gelmişti bana. Kompozisyonları, portre çalışmaları harikaydı. Kendi portrelerinde ışığı kullanışı, kontrast, gözlerinin yeşili her şey öyle büyüleyiciydi ki hiç görmediği birine aşık olabilir mi insan diye sormuştum kendime. Şiirlerimi paylaştım ilk o zaman, şiirlerimi sevmişti benden önce. İlk o akşam görüntülü görüştük gülümsetmiştim onu. Anlattıklarım onu heyecanlandırıyordu. İkimiz de rap müziği pek sevmediği halde birbirimiz için saçma rap şarkıları yapıyorduk. Türkçesi yetmediği yerde İngilizce anlaşıp birbirimizi karşılıklı şaşırtarak geçiyordu vakit. Her konuda konuşabiliyorduk.

Almanya'nın küçük bir şehrinde mütevazı bir hayat sürüyordu. Fotoğrafçılık okuyor ve bir fotoğrafçıda çalışıyordu. Birbirimize gerçekten iyi hissettiriyorduk. İki farklı ülkede aynı anda aynı filmi izliyor, film hakkında sohbet ediyor, heyecanlanıyor, duygulanıyor, gülüyorduk. Aynı diziyi çok seviyorduk. Birlikte müzik dinliyorduk. Saatlerce konuşuyor, gündüz mesajlaşıyor, çok pahalı olmasına rağmen her gün telefonlaşıyorduk. Sanki tüm gün bir aradaydık.

Ben o zamanlar başarısız bir pazarlamacı olarak geçimimi sürdürmeye çalışıyor, bir yandan da bitmek bilmez bir iş arayışı ile boğuşuyordum. Didem olmasa her gün birbirinin aynı bir boğuculukta beni öğütecekti. Emlak pazarlarken ona dair hayallerimden ilham alıyor, her gün birlikte başarabilmemiz için daha çok çabalıyordum. İş yerinde iken tekerlekli sandalye kullanıyordum daha hızlı hareket edebilmek için ve bunun onu ne kadar üzdüğünü gözlerinde görmüştüm daha ilk söylediğimde. Çaresiz hissettiğimden olsa gerek bazen ona da başaracağımıza dair hayaller pazarlıyordum. Belki de meslek alışkanlığı haline gelmişti.

Ona fiziksel engelimden ilk bahsettiğimde yani yeni tanıştığımızda bir engelli ile asla ama asla ilişkisi olamayacağını söylemişti. Benim ise ona ilk görüşte aşık olduğumu düşünüyordu. Çok üzgünüm yapamam demişti. Yinede hiç uzaklaşamadık birbirimizden ancak bana ilk aşkım dediğinde yaşadığım duraksama da bu yüzdendi. Ne yapacağımı bilememiştim bir süre. Neyse ki, dili sürçmemişti.

Birbirimizi görmemiz gerekiyordu artık. Bedeninin kıvrımlarını, gülüşünü, dudaklarını, tenini bir monitörün ardında görmek yetmiyordu. Her ne kadar kamerada benim için t-shirtünü ilk açışında utanıp gizlemiş olsa da yüzünü kameradan ve hatta küsmüş olsa da, artık rahattık ve birbirimize güveniyorduk, duştan çıkınca zarafetle ve tahrik edici bir biçimde giyişini ya da adımı fısıldayıp kendine dokuşunu görmeme izin veriyordu ama yetmiyordu bu uzak yakınlık ikimize de. Yine de de ayakları ile bilgisayar masasından destek alıp gözleri şehla bir halde adımı söylerken öyle güzel ve tahrik ediciydi ki, her seferinde daha da çılgınca arzuluyordum onu.